Genel cerrahi, vücutta sistemik ve yerel sorunların cerrahi yöntemlerle tedavisi yanında, genel prensipler (yara iyileşmesi, yaralanmaya metabolik ve endokrin cevap gibi) konuları içeren ve gelişimleri açısından pek çok cerrahi ve temel tıp dalını etkilemiş bir teknik disiplindir.
Cerrahi kelimesi Latince'de 'chirurgiae' teriminden köken almakta ve 'el işi' anlamına gelmektedir. Cerrahi, tıbbın en eski dallarından biri olup ilaçla ya da diğer tedavi yöntemleriyle iyileştirilemeyen hastalıkların, yaralanmaların, vücuttaki yapı bozukluklarının ameliyatla onarılması ya da hastalıklı organın kesip çıkarılarak doğal ve uygun şekline dönüştürülmesi esasına dayanır.
Ameliyat türleri çoğunlukla organ veya bağlı bulunduğu sistemin adı ile anılmaktadır. Guatr (tiroid bezi), meme, yemek borusu (özofagus), mide, ince barsak, kalın barsak, rektum, anüs, fıtıklar, karaciğer, safra kesesi, safra yolları, endoskopik ve laparoskopik cerrahi girişimleri Genel Cerrahi alanına girmektedir. Sistemlere göre ayrıldığında ise; guatr ameliyatları, meme ameliyatları, yemek borusu, mide, onikiparmak barsağı, ince barsak, kalın barsak, rektum ve anüs bölgesi ameliyatları, karaciğer ve fıtık ameliyatları Genel Cerrahi'nin kapsamına girer. Genel Cerrahi bazı olgularda sadece ameliyat ile değil koruyucu hekimlik ile ameliyattan korunmayı da hedefler.
Genel Cerrahi Bölümü, ilgi alanın genişliği nedeni ile birçok disiplin ile işbirliği içinde ve eş güdümlü olarak çalışmaktadır. Genel Cerrahi hastalarının büyük bölümünü çeşitli tipte kanser vakaları oluşturur. Bu hastalar için tanı, ameliyat ve sonraki tedavi aşamalarının planlanmasında Gastroenteroloji, Radyoloji/Girişimsel Radyoloji, Patoloji, Medikal ve Radyasyon Onkolojisi ile işbirliği içinde çalışılmaktadır.
Genel Cerrahi'nin bir diğer ilgi alanı da travmatolojidir. Travmalı hastalarda sıklıkla çoklu organ sistemi yaralanmalarının var oluşu nedeniyle Ortopedi, Nöroşirurji, Üroloji, Kalp ve Damar Cerrahisi bölümleri ile birlikte hareket edilmektedir. Özellikle şiddetli çoklu organ yaralanmalarında, tüm bu tıp dallarının eşgüdümünü Genel Cerrahi Bölümü üstlenmektedir.
Hastanelerimizin Genel Cerrahi Bölümleri'nde toplum sağlığının geliştirilmesi konusundaki sosyal sorumluluk bilinciyle, kalınbağırsak kanseri ve meme kanserinin erken tanısı için tarama ve detaylı takip programları da yapılmaktadır.
Cerrahi kelimesi Latince'de 'chirurgiae' teriminden köken almakta ve 'el işi' anlamına gelmektedir. Cerrahi, tıbbın en eski dallarından biri olup ilaçla ya da diğer tedavi yöntemleriyle iyileştirilemeyen hastalıkların, yaralanmaların, vücuttaki yapı bozukluklarının ameliyatla onarılması ya da hastalıklı organın kesip çıkarılarak doğal ve uygun şekline dönüştürülmesi esasına dayanır.
Ameliyat türleri çoğunlukla organ veya bağlı bulunduğu sistemin adı ile anılmaktadır. Guatr (tiroid bezi), meme, yemek borusu (özofagus), mide, ince barsak, kalın barsak, rektum, anüs, fıtıklar, karaciğer, safra kesesi, safra yolları, endoskopik ve laparoskopik cerrahi girişimleri Genel Cerrahi alanına girmektedir. Sistemlere göre ayrıldığında ise; guatr ameliyatları, meme ameliyatları, yemek borusu, mide, onikiparmak barsağı, ince barsak, kalın barsak, rektum ve anüs bölgesi ameliyatları, karaciğer ve fıtık ameliyatları Genel Cerrahi'nin kapsamına girer. Genel Cerrahi bazı olgularda sadece ameliyat ile değil koruyucu hekimlik ile ameliyattan korunmayı da hedefler.
Genel Cerrahi Bölümü, ilgi alanın genişliği nedeni ile birçok disiplin ile işbirliği içinde ve eş güdümlü olarak çalışmaktadır. Genel Cerrahi hastalarının büyük bölümünü çeşitli tipte kanser vakaları oluşturur. Bu hastalar için tanı, ameliyat ve sonraki tedavi aşamalarının planlanmasında Gastroenteroloji, Radyoloji/Girişimsel Radyoloji, Patoloji, Medikal ve Radyasyon Onkolojisi ile işbirliği içinde çalışılmaktadır.
Genel Cerrahi'nin bir diğer ilgi alanı da travmatolojidir. Travmalı hastalarda sıklıkla çoklu organ sistemi yaralanmalarının var oluşu nedeniyle Ortopedi, Nöroşirurji, Üroloji, Kalp ve Damar Cerrahisi bölümleri ile birlikte hareket edilmektedir. Özellikle şiddetli çoklu organ yaralanmalarında, tüm bu tıp dallarının eşgüdümünü Genel Cerrahi Bölümü üstlenmektedir.
Hastanelerimizin Genel Cerrahi Bölümleri'nde toplum sağlığının geliştirilmesi konusundaki sosyal sorumluluk bilinciyle, kalınbağırsak kanseri ve meme kanserinin erken tanısı için tarama ve detaylı takip programları da yapılmaktadır.
Mide Kanserleri
MİDE MALİGN TÜMÖRLERİ
Mide Kanseri
Etiyoloji
Tütsülenmiş ve aşırı tuzlanmış gıdalar riski arttırır. Bu tür gıdaların içerdiği nitritler karsinojenik etkilidir. Aklorhidri varlığında midede normal flora dışı bakteriler artar ve bunlar nitratları nitritlere dönüştürür. Taze sebze, meyve ve C vitamini ise nitritlerin mutajen etkisini baskılar.
Bakteriye karşı gelişen IgG antikor varlığında mide CA riski 6 kat artar. Direkt kanserojen etkili değildir. Fakat salgıladığı amonyak ve asetaldehit epitel hasarı ve inflamasyona yol açar. Bunun sonucunda serbest radikaller ortaya çıkar ve DNA hasarı gelişir.
Genetik ve Moleküler Biyolojisi
Makroskopik Sınıflama
Borrmann Sınıflaması
Mikroskopik Sınıflama
Mikroskopik Sınıflama
Yayılım ve Evreleme
“T”
“N”
Midenin Lenfatik haritalaması
“M”
Yayılım ve Evreleme
Klinik
Mide CA’ya spesifik FB bulguları
Tanı
Tedavi
Evre IIIB ve IV’te neoadj KT verilebilir.
Erken Mide Kanseri
Nüks Mide CA
Remnant Mide CA
MİDE LENFOMASI
Etiyoloji
Klinik
Tanı
Tedavi
Anal bölge abse ve fistülleri
ANAL BÖLGE ABSELERİ
Anal bölgede ortalama 6 adet (3-12 arasında) bez vardır ve bezler kısa ve ince yollar aracılığıyla anal kanala açılır. Bu yollar yabancı materyal ile tıkandığında enfeksiyon ve sonucunda abse gelişir.
Anal Bölge Anatomisi
Abseye Yatkınlık Yaratan Faktörler:
Erkeklerde ve 30-40 yaş arasında daha sık görülür
Travma (İshal, kr konstipasyon, lavman cihazları, YC)
Obezite, diyabet
Hijyen bozukluğu kolaylaştırıcı faktörlerdir.
Tüberküloz, crohn, ülseratif kolit, komşu organlarda cerrahisi (epizyotomi, prostat gibi) abse ve fistül oluşumuna katkıda bulunur.
Şikayetler:
Anal bölgede üzerinde ağrı (sürekli), şişlik, kızarık, ateş ve akıntı olan kitle görülebilir,
Halsizlik ve genel ateş bu şikayetlere eşlik edebilir.
Bazı derin yerleşimli abselerde (intersfinkterik, submukozal, supralevator abseler) kitle görülemez ve tek bulgu o bölgedeki sürekli ağrı olabilir.
Tedavi:
Anal bölge abselerinin tedavisi erken dönemde cerrahi uygulanarak boşaltılmasıdır.
Anal bölge abselerinin yaklaşık %15-30’unda uzun vadede anal fistül denilen rahatsızlık gelişir. Cerrahi olarak boşaltılmayıp zaman içerisinde kendiliğinden boşalan abselerde bu oran daha yüksektir. Anal fistül gelişebileceği hakkında hastaya mutlaka bilgi verilmeli ve böyle bir akıntı şikayeti olduğunda korkmadan kontrole gelmesi gerektiği söylenmelidir.
ANAL FİSTÜL
Anal kanala açılan bir iç ağız ve cilde açılan bir dış ağız arasında kalan patolojik yoldur.
Anal fistüller abselerin sonraki evre lezyonudur. Abselerde olduğu gibi erkeklerde ve 30-40 yaşlarında daha sıktır.
Anal fistül
Anal kondilom
Anal Kondilom:
Cinsel yolla bulaşan viral hastalıklardan en sık görülenidir. Etken Human Papilloma Virüs (HPV) denilen virüstür. Virüs bazal hücre tabakasında yerleşir. Kuluçka süresi olan 1-6 ay geçtikten sonra virüsler çoğalarak yüzeye ilerler ve virüs parçacıkları yüzeyde siğil halinde ortaya çıkar.
Homoseksüel erkeklerde ve çok eşliliğin yaygın olduğu bölgelerde daha sık görülür
Ciltten dışarı doğru büyümüş beyaz, pembe, gri renkli karnıbahar görünümlü lezyonlar vardır.
Lezyonlar milimetrik olabileceği gibi anal bölgeyi kapatacak kadar büyük te olabilir.
Kondilomlu hastaların %80’inde lezyonlar anüsün 2 cm içerisine ilerler bu nedenle mutlaka anoskop ile bu alan değerlendirilmelidir.
Hastalarla birlikte mutlaka cinsel partnerleri de muayene edilmelidir.
Hastalıktan dolayı yaşam konforu bozulup ruhsal problemler görülebilir. Nadir de olsa özellikle HPV 16 ve 18’in etken olduğu anal kondilomlarda kanser gelişimi görülebilir.
Tedavi:
Hastalığın yaygınlığına bağlıdır. Tüm tedavi yöntemlerinde az da olsa nüks riski vardır.
Tedavi esnasında ve tedavi tamamlandıktan sonraki 3 ay cinsel ilişki yasaklanmalıdır.
Kriyoterapi
Lazer
Elektrokoagülasyon
Cerrahi eksizyon
Özellikle büyük olan lezyonlarda cerrahi eksizyon tek seçenektir.
Hemoroidal Hastalık ve Tedavisi
Hemoroidler normal anatomik yapılardır ve üç yastık şeklinde anal kanalı kapatarak gaz ve özellikle sıvı gayta kaçışının engellenmesinde önemli rol oynar.
Bu yastık şeklindeki yapıları anal kanalda asılı vaziyette tutan liflerde yaşla ve ıkınma ile birlikte gevşeme ve kopmalar olabilir. Bu durumda anal yastıklar kayıp dışarıya sarkar. Bu duruma hemoroidal hastalık denir. Genişleyen ve sarkan hemoroidler kanamaya neden olabilir.
Toplumda %36-86 arasında değişen oranlarda bildirilmektedir.
Risk Faktörleri
Ikınma
Kabızlık, Diyare
Lifli gıdadan fakir beslenme
Obezite
Gebelik
Sınıflama
I. Derece: Normal yerleşimdeki hemoroid pakelerinin sayı ve büyüklük olarak artmasıdır. Sarkma yoktur, kanama görülür.
II. Derece: Dışkılama esnasında dışarı çıkar, kendiliğinden geri yerini alır
III. Derece: Pakeler anal kanala ancak elle yerleştirilebilir. Anüste ıslaklık ve kaşıntı olabilir.
IV. Derece: Pakeler anal kanala geri elle dahi yerleştirilemez. Ağrı, ıslaklık, mukuslu salgı ve kaşıntı.
Şikayetler:
Kanama en sık görülen şikayettir, genellikle ağrısızdır ve dışkılama esnasında veya takiben oluşur. Nadiren kansızlığa neden olabilir.
%20 kadarının üzerinde ülser ya da gangren gelişebilir ve bunlarda ağrı baskın olan şikayettir.
Sümüklü akıntı ve kaşıntı olabilir.
TEDAVİ
İlaç tedavisi – önlemler ve girişimsel yöntemler olarak iki ana başlıkta değerlendirilir.
İLAÇ TEDAVİSİ VE ÖNLEMLER:
Hastanın yumuşak kıvamda ve bol miktarda dışkılamasını sağlamak. Tuvalet alışkanlıklarını düzenlemek hem tedavi hem de hastalığın tekrar etmesini önlemek açısından çok önemlidir. Bunun için yapılması gerekenler;
Lifli gıda alımı
Acı, ekşi, baharatlı, çay, kahveden uzak durmak
Her gün belli saatte ıkınmadan defakasyon yapması
Sarkan pakelerin hemen yerleştirilmesi
Lokal steroidli, anestezik kremler
Sistemik olarak venöz tonusu ve drenajı arttıran ilaçlar
Sıcak su oturma banyoları
GİRİŞİMSEL TEDAVİ YÖNTEMLERİ:
Scleroterapi
Lastik band ligasyon
Fotokoagülasyon
Kriyoterapi
Lazer tedavisi
Cerrahi Tedavi
Hemoroidektomi (Açık, kapalı)
Stapler Hemoroidopeksi (Longo)
Scleroterapi:
Pakelerin çevresindeki yumuşak dokuya skleroze edici ajan enjekte edilerek damarların skleroze edilmesi işlemidir.
Mukoza alttaki dokulara yapışacağından sarkması da önlenmiş olur.
I. ve II. derece hemoroidte uygulanabilir.
Lastik bant ligasyon:
Yerleştirilen lastik bantlar hem sarkan dokunun nekroze olarak düşmesini hem de orta derece doku harabiyeti yaratarak mukozanın sabitlenmesini sağlar.
Bir seansta 2’den fazla bant yerleştirilmemelidir.
II ve III. derece hemoroidal hastalık tedavisinde kullanılabilir.
Lastik bant ligasyon
Fotokoagülasyon:
Kızıl ötesi ışın verilir, pakelerde minör doku harabiyeti ve sabitleme sağlanır.
Küçük kanamalı hemoroidlerde uygulanabilir, etkinliği tartışmalıdır.
Kalın Bağırsak (Kolon) Kanserleri
KALIN BAĞIRSAK KANSERİNİN ÖNEMİ, BELİRTİLERİ VE KORUNMA YOLLARI
Kalın bağırsak kanserleri tüm kanser tipleri arasında en sık görülen 4. kanser olup, her yıl Dünyada yaklaşık 1 milyon yeni kalın bağırsak kanseri vakası teşhis edilmektedir. Günümüzde ortalama riske sahip bir insanın ömür boyunca kalın bağırsak kanserine yakalanma riski %4-5’tir. Bu riskin dolayısıyla kalın bağırsak kanserine yakalanan hasta sayısının yıllar içerisinde artarak devam etmesi ayrıca kanserde en hızlı artışın ise ülkemizin de içinde bulunduğu düşük ve orta gelirli ülkelerde olması beklenmektedir.
Kalın bağırsak kanserinin önemini arttıran diğer yönü ise önlenebilir kanserler arasında yer almasıdır. Bir kansere önlenebilir kanser diyebilmek için ya kanser gelişmeden ya da erken dönemde teşhis edilerek kişinin yaşam süresi ve konforunu bozmadan tedavi edilebilmesi gerekmektedir. Kalın bağırsak kanserlerinin %90’ı polip denilen bağırsağın en iç tabakasındaki hücrelerin normal dışı çoğalmasından kaynaklanan kitlelerden gelişir. 50 yaş civarındaki hiçbir şikayeti olmayan insanların yaklaşık %35’inde kalın bağırsak polipleri mevcuttur. Bu poliplerin kansere dönüşmesi için yaklaşık 10 yıllık bir süre gereklidir ki bu süre ameliyat dışı müdahalelerle kanser gelişiminin önlenebilmesi için hayati öneme sahiptir. Bu süre içerisinde yapılacak bir kolonoskopiyle hem polip tanısı konulabilir (şekil 1) hem de aynı anda polipektomi (şekil 2) dediğimiz yöntemle polip çıkarılarak tedavi sağlanmış olur. Çıkarılamayacak kadar büyük ya da çok sayıda polip mevcutsa laparoskopik (kapalı) yöntem ile ameliyat edilerek tedavi sağlanması şansı mevcuttur (şekil 3, şekil 4).
10 yıllık süreç
Belirtileri
Kalın bağırsağında kanser öncüsü polipler veya erken dönem kanser olan hastaların çoğunun hiçbir şikayeti yoktur. Bu hastalarda nadiren halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, kansızlık, dışkılama esnasında makattan temiz kan gelmesi, kanla karışık dışkılama ve ishal görülebilir.
İlerlemiş kalın bağırsak kanserlerinde ise yukarıda sayılan şikayetlere ilave olarak kalın bağırsakta tıkanma, delinme, diğer organlara yayılma, karında ilerleyici şişlik ve ağrı, bulantı, kusma, zayıflama, nefes darlığı görülebilir. Bu dönemde kanserle mücadele etmek hem hasta hem de hekim açısından daha zor ve risklidir.
Risk Faktörleri:
Beslenme alışkanlığı, fizik aktivite, genetik yatkınlık, yaş ve toplumsal tarama programlarının uygulanması günümüzde riski değiştirebilecek en önemli faktörlerdir.
Beslenme;
Hayvansal yağlar, et ve yüksek kalori içeren, kırmızı etin beyaz et ve balığa göre daha fazla tercih edildiği diyet şekli kalın bağırsak kanseri riskini önemli oranda arttırır.
Taze sebze ve meyveden zengin, posalı bir diyet ise riski yarı yarıya azaltır.
Yaşam Şekli
Fiziksel aktivite, düzenli egzersiz yapmak riski azaltırken, sigara ve alkol riski 2-3 kat arttırır.
Yaş
Ortalama riske sahip bireylerde kalın bağırsak kanserlerinin yaklaşık %90’ı 50 yaş üzerinde gelişir dolayısıyla 50 yaşın üzerinde olmak kalın bağırsak kanseri için önemli bir risk faktörü olarak görülmektedir.
Toplumsal Tarama Programları
Taramalarda en sık kullanılan ve en etkili yöntem kolonoskopidir. Kolonoskopi, kalın bağırsağın tümünün, ince bağırsağın ise son 15-20 cm’lik kısmının incelenmesine ve gerektiğinde örnek alınmasına veya görülen poliplerin çıkarılmasına (polipektomi) imkan sağlar.
Ortalama riske sahip insanlarda 50 yaşında başlayarak her 10 yılda bir kolonoskopi yapabilirsek kalın bağırsak kanseri görülme sıklığı %75-90 oranında azalacaktır. Elli yaşınıza girdiğinizde hiçbir şikayetiniz olmasa da kolonoskopi yaptırınız.
Birinci derece (anne, baba, kardeşler) bir ya da daha fazla akrabasında kalın bağırsak kanseri olanların bu kansere yakalanma riski 2-4 kat artar. Ayrıca bu kişilerde çok daha erken yaşlarda kanser gelişebilir. Bu nedenle bu bireylerde kolonoskopi taramalarına en geç 40 olmak üzere hekiminizin önereceği daha erken yaşlarda başlanılmalıdır.
LAPAROSKOPİK (KAPALI YÖNTEM) KALIN BAĞIRSAK AMELİYATI
Kalın bağırsak ameliyatlarının tümü yakın zamana kadar açık ameliyat olarak yapılmaktaydı. Hastaların ameliyat sonrası dönemde daha az ağrı çekmesi ve daha az iz kalması için tıpta sürekli bir istek ve arayış olmuştur ve ilk kez 1991 yılında kalın bağırsak rezeksiyonu laparoskopik (kapalı yöntem) olarak yapılmış fakat teknik olarak zor bir girişim olması, ileri laparoskopi eğitimi gerektirmesi ve klinik yeterli çalışma olmaması nedeniyle başlangıçta geniş kabul görmemiştir. Teknolojideki ilerlemelerin verdiği katkı sayesinde günümüzde yaygınlaşmakta olan laparoskopik kalın bağırsak cerrahisi ülkemizde sadece belli merkezlerde yapılmaya devam etmektedir.
Laparoskopi kalın bağırsak ameliyatı nedir, avantajları nelerdir?
Açık kalın bağırsak ameliyatlarında sorunlu bölgenin yerleşimi, hastanın kilosu gibi faktörlere bağlı olarak karın orta hatta yaklaşık 20-30 cm’lik bir kesi yapılmaktadır. Laparosopik kalın bağırsak ameliyatında ise karın üzerinde ikisi 0.5 cm, ikisi 1 cm olmak üzere dört delik açılmakta ve işlem buradan yapılmaktadır. İşlem bitiminde çıkarılacak kısmın büyüklüğüne bağlı olarak karında yaklaşık 4-5 cm’lik ek bir kesi yapılmaktadır. Bu yöntemde çok daha küçük bir kesi olduğundan hastada ameliyat sonrası ağrı çok daha az olmakta, ameliyat sonrası bağırsak tıkanıklığı gelişme riski azalmakta, hastanede yatış süresi ve hastanın yatağa bağımlı kaldığı süre kısalmakta, işe dönüş daha erken olmakta ayrıca çok daha az iz kalmaktadır.
Kolorektal polipler ve polipozis sendromları
Kolorektal polipler
Şekline göre
Büyüklüğe göre
Histolojisine göre (en önemli sınıflama)
Kolorektal polipler
Etiyoloji
Polip – Karsinom gelişimi
|
Etiyoloji
Neoplastik Polipler
Adenomlar
Tubüler Adenomlar
Villöz Adenomlar
Tubülovillöz Adenomlar
Diğer Premalign- Neoplastik polipler
Nonneoplastik Polipler
Hiperplastik Polipler
İnflamatuar Polipler
10 yaş altındaki çocuklarda sık görüldüğünden Juvenil polip te
denir.Hamartomatöz Polipler
Kanserlesme riskini artıran özellikler
Neopl ve nonneopl poliplerde tedavi
İleri derece displazi- İnvaziv Kanser
|
İleri derece displazi- Malign Polip
İnvaziv Kanser
Saplı Malign Polip
Haggit sınıflaması
(2 mm’den geniş sınırlarla)
(2 mm’den geniş sınırlarla)
(Kötü prognostik parametreler yoksa)
SM1 ve SM2 kötü progn fakt yoksa polipektomi, varsa Cerrahi, SM3:cerrahi
Kötü Prognostik Faktörler
(Polipektomi sonrası)
Kudo sınıflaması
Sesil poliplerde yaklaşım
Submukozal Lezyonlar
Lenfoid Hiperplazi
Pneumotosis sistoides intestinalis
Lipom
Polipozis Sendromları
Familyal Adenomatoz Polipozis Koli (FAP)
FAP
Gardner Sendromu
Turcot Sendromu
Peutz-Jeghers Sendromu
Peutz-Jeghers – Takip - Tedavi
Familyal Juvenil Polipozis
Cronkhite-Canada Sendromu
HNPCC (Lynch) Sendromu
Karın Duvarı Fıtıkları
|
|
Şekil-1 |
Şekil-2 |
Karın Duvarı Fıtıkları Sınıflama
Kasık fıtıkları: İnguinal ve femoral
Ön karın duvarı fıtıkları: Umblikal (göbek), periumblikal (göbek çevresi), epigastrik, spigel, supravesical, kesi yeri
Lomber bölge fıtıkları: Üst (Grynfelt), Alt (Petit) ve kesiye bağlı
Pelvik bölge fıtıkları: Obturator, Siyatik, Perineal
Karın Duvarı Fıtıklarında Şikayetler ve Belirtiler
KASIK FITIKLARI
Kasık fıtıklarının tedavisi cerrahidir. Günümüzde hemen tüm ameliyat yöntemlerinde yama olarak bilinen prostetik materyaller kullanılmaktadır. Ameliyat açık ya da kapalı (laparoskopik) olarak yapılabilmektedir. Özellikle iki taraflı kasık fıtıklarında veya önden yama uygulanarak tedavi edilmiş ve nüks etmiş kasık fıtıklarında laparoskopik yöntem tercih edilmelidir.
GÖBEK (UMBLİKAL) VE GÖBEK ÇEVRESİ FITIKLARI (PERİUMBLİKAL HERNİ)
Kadınlarda daha görülür ve fıtık kesesi içerisinde sıkışma ve buna bağlı olarak gelişebilcek bağırsak tıkanıklığı gibi komplikasyonlar sık görülebilir. Şişman hastalarda tanı için nadiren bilgisayarlı tomografi gerekebilir.
EPİGASTRİK FITIKLAR
Karın orta hatta, aşağıda göbek ile yukarıda ksifoid denilen kemik arasında yerleşen fıtıklardır.
SPİEGEL FITIĞI
KESİ YERİ ( İNSİZYONEL ) FITIKLARI
PARASTOMAL FITIKLAR
LOMBER FITIKLAR
Üstte grynfelt üçgeni denilen zayıf alandan ya da daha aşağıda petit üçgeninden kaynaklanabilirler.
PELVİK BÖLGE FITIKLARI
Obturator Fıtıklar
Laparoskopik Safra Kesesi Ameliyatları
SAFRA KESESİ POLİPLERİ VE TEDAVİSİ
Safra Kesesi karaciğerden salgılanan safranın toplandığı, karaciğerin alt kısmında bulunan torba
şeklinde bir organdır. Ortalama uzunluğu 10 cm. genişliği 3 cm. olan küçük,
kese biçiminde bir organdır. Karaciğerin alt yüzünde, karaciğerle temas edecek
biçimde bulunur. Görevi; safra sıvısını depolamak, konsantre etmek ve yemekler
mideden incebağırsağa geçtiğinde kasılarak içinde biriktirdiği safrayı barsağa
akıtmaktır. Böylece yediklerimizin sindirilmesine yardımcı olur.
Safra kesesinde; taşlar, polipler, fonksiyon bozuklukları ve safra kesesi kanserleri gibi
çeşitli hastalıklar görülebilir.
|
Polip Nedir? Safra Kesesinde Görülme Sıklığı Ne Kadardır?
Sindirim sisteminin iç yüzünü döşeyen mukoza tabakasındaki hücrelerin bulunduğu yerde büyüyüp minik bir yumru oluşturmasına polip adı verilir. Polipler sindirim sisteminin tümünde değişik oranlarda görülebilir. Polikliniklerde ultrasonografi (USG) yapılan tüm hastaların %1.5-4.5’inde safra kesesi polibi tespit edilir. Hastalık 40 yaşlarında ve kadınlarda daha sık olarak görülür. Çocukluk çağında çok nadir görülmekle birlikte tespit edildiğinde ek inceleme gerektirir.
Belirtileri Nelerdir?
Bulantı, kusma, karın ağrısı (üst karın bölgesinden başlayıp sırta sağ kürek kemiğinin altına vuran şekilde bir karın ağrısı), sarılık görülebilir. Fakat genellikle safra kesesi polibi olan kişilerde herhangi bir belirti yoktur ve polipler başka bir nedenle yapılan karın USG’si sayesinde tesadüfen saptanırlar.
Safra Kesesi Polipleri Neden ve Ne Kadar Önemlidir?
Safra kesesi içinde gerçek polipler (adenomatöz polip) çok nadiren görülür. Safra kesesindeki poliplerin çoğu; kanser riski içermeyen kolesterol polipleri (%60’ı), adenomyomlar (%25’i) ve inflamatuar poliplerdir (%10’u). Safra kesesindeki gerçek polipler olan adenomlar ise tüm safra kesesi poliplerinin sadece %4-5’ini oluşturur. Fakat kanserleşme riski taşıdıkları için asıl önemli olan bu gruptur. Adenomların %25’i kanserleşir ve 12 mm.’den daha büyük tüm adenomlar kanser hücresi taşır. Başka bir deyişle tüm safra kesesi poliplerinin %1’i kanserleşme riski taşır. Olguların kanserleşme riskini tepit etmede USG’deki polip boyutu ve görünümü fikir verebilmektedir. Geniş tabanlı ve 10mm’den büyük lezyonlarda kanserleşme riski %37 iken, saplı ve 10 mm’den küçük poliplerde malignite riski ihmal edilebilecek kadar düşüktür. USG bulgularının şüpheli olması durumunda bilgisayarlı tomografi ve endoskopik ultrasonografi kullanılabilir.
Safra Kesesi Polibi Olan Herkes Ameliyat Edilmeli midir?
Polip saptandığında karar verilmesi gereken en önemli husus; hangi grup hastaların ameliyat edileceği, hangilerinin ise sadece takip edilmesi gerektiğidir. Çünkü; tüm polipleri ameliyat edecek olursak bu olguların sadece %1’inde kanserleşme riski olduğu için geri kalan %99’u gereksiz yere ameliyat olmuş olacaktır. Bu yüzden bu konudaki risk faktörlerini iyi bilip ameliyat kararını bu risk faktörlerine göre belirlemek gerekir. Polipin 1cm.’den büyük olması, geniş tabanlı olması, hızlı büyüme göstermesi, kişinin 50 yaşından büyük olması polipteki kanserleşme riskini arttıran faktörlerdir. Bu bilgiler eşliğinde; polip semptomatikse (ağrı, bulantı, kusma varsa) veya ek sorunlara neden olmuşsa (safra kesesi iltihabı, pankreas iltihabı gibi) çapına veya görünüm gibi diğer faktörlere bakılmaksızın ameliyat edilmelidir. Semptomatik olmayan polip mevcutsa ve 1 cm.den büyükse opere edilir. Semptomatik olmayan polip 1 cm’den küçük olmasına rağmen; takiplerde hızlı büyüme gösteriyorsa veya solid ve geniş tabanlı yapıda ise veya milimetrik boyutta üç veya daha fazla polip varsa veya beraberinde safra kesesi taşı varsa veya kişi 50 yaşın üzerinde ise ameliyat önerilmelidir.
Bu olgularda safra kesesinin laparoskopik (kapalı) ameliyatı altın standarttır. Fakat çok nadir olmak üzere kanser riski çok yüksek olan ve ameliyat öncesi yapılan tetkiklerinde kese duvarını aşmış lezyon mevcut olan olgularda duruma göre açık ameliyat yapılabilir. (Laparoskopik ameliyatlar ve avantajlarından ayrı bir yazıda bahsedeceğim.)
Bunun dışıda kalan vakalarda (ki poliplerin çoğu bu kategoridedir) polipin yapısına göre, üç veya altı ayda bir USG kontrolü yeterlidir.
Meme Kanseri
Kanser ve Önemi
Kanser tüm Dünyada ikinci en sık ölüm nedenidir.
Dünyada her yıl 12.7 milyon kişi kanser tanısı almakta ve her yıl kansere bağlı 7.6 milyon ölüm gerçekleşmektedir. 2030 yılında beklenti; her yıl 26 milyon yeni kanser vakası ve yıllık 17 milyon kansere bağlı ölümdür. Ülkemiz açısından bu artışın özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde olacak olması ayrıca önemlidir.
Sağlık sistemi açısından tüm kanserlerin %30-40’ının aslında önlenebilir kanserler olması dikkate değerdir. Meme kanseri de bu önlenebilir kanserler içerisinde en sık görülenidir.
Meme Kanserinin Önemi
1. Önlenebilir kanserlerdendir
2. Kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Kadınlardaki kanserlerin %30’unu oluşturur
3. Giderek artış göstermektedir
1960’lı yılardaki çalışmalarda her 20 kadından birinde meme kanseri görülürken Günümüzde her sekiz kadından birinde meme kanseri gelişmektedir.
Bir kadının ömür boyu meme kanserine yakalanma riski
ABD’de %12
Türkiye’de % 10’dur.
Risk Faktörleri
1. Coğrafya:
Avrupa – Amerika’da risk yüksek
Asya – Afrika’da daha düşük
2. 50 yaş üzeri olmak: Meme kanseri hastalarının %78’i 50 yaş üzerindedir
3. Ailede meme ya da yumurtalık kanseri görülmesi riski arttırır.
Özellikle ailedeki kişi anne tarafından I. Derece akraba ise risk daha yüksektir. Hele bu kişi premenopozal dn’de meme kanserine yakalanmışsa risk daha da fazla artar.
BRCA 1-2 genlerindeki bozuklukla ortaya çıkan ailesel meme kanseri sendromu bulunan bireylerde meme kanseri hem çok genç yaşlarda oluşur hem de agresif seyirlidir. Bu genetik sendromlar tüm meme kanseri olgularının %5-10’unu oluşturur.
Buradan ailesinde meme kanseri bulunmayanlarda meme kanseri gelişme riski düşüktür gibi bir sonuç çıkmasın. Çünkü meme kanseri gelişen kadınların %75’inin ailesinde meme kanseri hikayesi yoktur.
4. Östrojen maruziyetinin uzun süre olması
İlk adet görme yaşının küçük olması (12 yaş altı), geç menopoz (55 yaş üzeri)
Doğum yapmamak, ileri yaşta hamile kalmak, emzirmemek ya da kısa süreli emzirmek
Doğum kontrol hapları konusunda tartışma vardır, kimi kaynaklara göre minimal risk artışı yapabilir, ama genel kabul gören riski arttırmadığı yönündedir.
Menopoz sonrası Hormon Replasman Tedavisi almak
Kişide geçirilmiş meme kanseri öyküsü olması tekrar gelişme riskini 2-5 kat arttırır
Çocukluk çağında ışınlanma (radyoterapi) öyküsü
Beslenme ve çevre:
Obezite, yağlı, kalorili gıdalar
Alkol (özellikle günde 1 kadehten fazla alınması), sigara
Spor yapmamak riski arttırdığı bilinen faktörlerdir.
Meme Kanseri Belirtileri
Memede kitle
Meme derisinde kızarıklık, ülser, ödem
Portakal kabuğu görüntüsü
Koltuk altında kitle
Meme başının içe çekilmesi
Meme başından akıntı
Meme başında iyileşmeyen yara
Memede Kitle: Meme kanserinin en sık belirtisidir ve meme kanseri hastalarının %90’ı memede kitle şikayeti ile başvururlar.
Memede yeni oluşmuş olan bir kitle varsa bu kitle %10-25 olasılıkla kötü huylu bir kitledir. Bu oran yaşa, bireyin ek risk faktörlerine, kitlenin özelliklerine göre değişir.
Hangi kitlelerde risk daha yüksektir?
Sert
Düzensiz
Büyük
Hareket ettirilemeyen
Hızlı büyüme gösteren kitlelerde risk daha yüksektir.
Meme Başından Akıntı:
Meme başı akıntıları genellikle iyi huylu lezyonlara bağlıdır. Meme başı akıntılarının %5’inde kanser saptanabilir. Ortalama riskli bir kadının ömür boyu meme kanserine yakalanma riskinin %10-12 arasında olduğu düşünüldüğünde riski aslında arttırmadığı düşünülmektedir.
Hangi akıntılar risklidir?
Tek memeden
Tek bir noktadan
Sıkmadan kendiliğinden
Kanlı gelen akıntılarda risk daha yüksektir.
MEME KANSERİ RİSKİNİ AZALTABİLİR MİYİZ?
Meme kanseri riski azaltılabilir ve mutlaka azaltılmalıdır. Çünkü meme kanseri kadınlarda en sık görülen önlenebilir kanserdir. Önlenebilir kanser diyebilmek için riskin mutlaka azaltılabilir olması ya da daha iyisi kanser gelişmeden önce teşhis edilmesi gerekir.
Meme Kanseri Riski Nasıl Azaltılabilir?
1. Menopoz sonrası Hormon Replasman Tedavisi (HRT):
Menopoz sonrası hormon replasman tedavisi almak riski artırır. Özellikle bu replasman tedavisi hem östrojen hem de progesteron içeren kombine tedavi ise. Yalnız HRT’nin kullanılmaması gibi bir algı yaratmak yanlış olur.
HRT postmenopozal kadınlarda hem kalp damar hastalıkları hem de osteoporoz riskini %50 azaltırken meme kanseri riskini %20-30 arttırır. Postmenopozal bir kadının kalp damar hastalıkları ya da osteoporozdan dolayı ölüm ve sakatlık riski meme kanserinden dolayı oluşabilecek ölüm ve sakatlık riskinden çok daha yüksektir. Bu nedenle meme CA riski yüksek olmayan ortalama bireylerde menopoz sonrası HRT önerilir.
1. Erken doğum yapmak ve emzirmek: 5-12 ay emzirmek meme CA riskini %2-5 azaltır.
2. Obeziteden korunmak: yağlı, kalorili gıdalardan uzak durmak
3. Alkol, sigara kullanmamak
4. Haftada üç gün düzenli olarak 20-30 dk spor yapmak riski azaltır.
5. Toplumsal tarama programları: Toplumsal tarama programlarına katılım meme kanserinden korunmada en etkin yoldur.
Toplusal Tarama Programları:
Tarama programları sayesinde lezyonları kanserleşmeden ya da erken evre kanserler olarak yakalayabilmek mümkündür. Çünkü meme kanserleri atipik duktal hiperplazi, duktal karsinoma insitu gibi evrelerden geçtikten sonra invaziv kanser dediğimiz klasik kanser aşamasına geçerler ve bu dönüşüm yıllarca sürer. Lezyonlar bu erken evrelerde ya da yayılmamış küçük invaziv kanser evresinde yakalanabildiği takdirde yaşam süresi ve yaşam konforunu bozmadan tedavi edilebilmektedir. Tarama programlarından kastedilen kendi kendine muayene, hekim muayenesi ve mamografidir.
1. Kendi Kendine Muayene
Kendi kendine muayene; gözle ayna karşısında, ayakta iken elle ve yatarken elle olmak üzere 3 aşamada yapılır.
20 yaşından itibaren her kadın ayda bir defa adet bitiminden bir hafta sonra mutlaka kendi kendine muayene yapmalıdır. Bu muayeneyi kişiler için kısıtlayan faktör, anlayamıyorum elime sürekli küçük kitleler geliyor düşüncesidir. Kendi kendine muayene sürekli yapılırsa kişi normal meme yapısına alışır. Yeni gelişen kitleler ve diğer memede olmayan kitleler önemlidir.
1. Klinik Muayene (Hekim Muayenesi)
20 - 39 yaşları arasında üç yılda bir, 40 yaş ve sonrası yılda bir önerilmektedir.
1. Mammografi
Tarama yöntemlerinden de en önemlisi mamografidir.
Meme kanserli hastalarda evreden bağımsız olarak 5 yıllık sağkalım oranları,
Gelişmiş ülkelerde %83 iken,
Gelişmekte olan ülkelerde %53 olarak bildirilmektedir. Bu farkın en önemli nedeni tarama programlarına özellikle de mamografiye olan uyumdur.
AB standartlarına göre gelişmiş ülkelerde taramaya dahil edilme oranı en az %70 olmalıdır, ülkemizde ise taramaya dahil edilme oranı sadece %33.5’tur.
Mammografi çektirmek meme kanseri riskini arttırır mı?
“Mammografi çektirirsek radyasyona bağlı kanser riski artar” gibi yanlış bir inanış vardır, Oysa ki mammografi çekimi sırasında normal bir AC grafisinin sadece 4 katı radyasyon alırız ve önerilen yıllık mammografi takipleri asla kanser riskini arttıracak düzeyde değildir. Oysa ki çekilen bir BT’de alınan radyasyon dozu çekilen bölgeye göre AC grafisinin 60-240 katı olabilir.
Mammografi ağrılı bir işlem midir? Nelere dikkat edilmelidir?
Mammografi çekimi esnasında memenin sıkıştırılması gerekmektedir, bu da rahatsızlık hissi yaratabilir. Rahatsızlık hissini, hassasiyeti minimuma indirebilmek için mümkünse çekim menstruasyondan sonraki hafta yapılmalıdır.
Çekime giderken görüntü kalitesinin bozulmaması için koltuk altı yada memeye parlak kremler, deodorantlar veya rolonlar kullanılmamalıdır.
MEME KANSERİ TEDAVİSİ
Meme kanserinde tedavi: cerrahi, radyoterapi ve kemoterapiyi de içine alan bütüncül bir tedavidir.
Cerrahi tedavide meme/tümör oranına bakılarak ya memenin tamamı alınır, ya da sadece tm’ün 1-2 cm çevresini içeren bir çıkarma işlemi yani Meme Koruyucu Cerrahi (MKC) uygulanır. Günümüzde ağırlıklı olarak kullanılan ve giderek yaygınlaşan yöntem de MKC’dir. Her iki ameliyat arasındaki farkı sadece kozmetik olarak algılamamak gerekir, toplumda memenin özellikle meme kanserine yakalanan kadın için cinsellik objesi olarak ta değerlendirildiği, memenin tamamının alınması sonrasında maalesef kadınların kendini eksik hissedebildiği gerçeği unutulmamalıdır. Ayrıca erken dönemde yakalabilen kanserlerde tartışmasız yaşam daha uzun ve daha konforludur.
Meme kanserinden değil, geç kalmaktan kork
Pilonidal Sinüste Ameliyatsız Tedavi (Kristalize Fenol Tedavisi)
Yöntem lokal müdahale odası veya poliklinik koşullarında gerçekleştirilebilir. Bu yöntemde sinüs çevresi lokal anestezi ile uyuşturulduktan sonra ek bir kesi yapılmadan sinüs ağızlarından (var olan deliklerden) ince bir aletle girilerek sinüs içerisindeki kıllar ve epitelize doku temizlenir.
Sonrasında sinüs içerisine iyileşmeyi hızlandırabilmek için kristalize fenol yerleştirilir. Bu yöntem lokal anestezi ile uygulanıp, ek kesi yapılmadığı için hastanın gündelik yaşamını çok az etkiler. Başarı şansı %80-90, nüks riski %5 oranında olup cerrahi tedaviye yakındır. Nadiren 1 ay kadar sonra ikinci uygulamam gerekebilir. Son 3 yıldır 100 kadar hastada uyguladığımız yöntemde ikinci uygulama sadece iki hastada gerekmiş olup bu yöntemle iyileşmeyip ameliyat gerektiren hasta sayısı bir olmuştur.
Safra Kesesi Taşları ve Tedavisi
SAFRA KESESİ TAŞLARI VE TEDAVİSİ
Safra Kesesi karaciğerden salgılanan günlük yaklaşık bir litre safranın toplandığı, küçük, kese biçiminde bir organdır. Karaciğerin alt yüzünde, karaciğerle temas edecek biçimde bulunur. Görevi; safra sıvısını depolamak, konsantre etmek ve yemekler mideden incebağırsağa geçtiğinde kasılarak içinde biriktirdiği safrayı barsağa akıtmaktır. Böylece yediklerimizin sindirilmesine yardımcı olur.
Safra kesesinde; taşlar, polipler, fonksiyon bozuklukları ve safra kesesi kanserleri gibi çeşitli hastalıklar görülebilir.
Safra Kesesi Taşı Nasıl Oluşuyor?
Karaciğerden salınan safra safra kesesi içerisinde birikir, burada safradaki su emilerek safranın yoğunluğu arttırılır. Safra bileşiminde bulunan lesitin gibi çeşitli maddelerin belirli miktarlardaki karışımı sayesinde akışkanlığını sürdürür. Fakat çeşitli kan hastalıkları, bu bölgenin enfeksiyonları, safra akımını zorlaştıran mekanik sebepler, yüksek kolesterol düzeyleri gibi safranın içinde yer alan bileşenlerin değişimine ya da safranın akışına etki eden faktörlerin varlığında safranın akışkanlığı bozulur ve safrada “tortular” gelişir. Bu tortuların çevresindeki birikimin zamanla artmasıyla da safra kesesi taşları gelişir.
Safra kesesi taşları sık görülür mü?
Oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Safra kesesi problemlerinin çoğu safra taşlarına bağlıdır. Batıda erişkin populasyonun %10-15’inde bulunur. Ülkemizde yapılan çalışmalarda da bu oranın %6-7 ‘lerde olduğu gösterilmiştir. Yaşla birlikte görülme sıklığı artmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 50-65 yaş arası kadınların %20’sinde, erkeklerin ise %5’inde safra kesesinde taş mevcuttur.
Belirtileri Nelerdir?
Safra kesesinde taş olan hastaların büyük çoğunluğunda hiçbir şikayet yoktur ve çoğu başka bir nedenle yapılan karın ultrasonografisi ile tesadüfi olarak saptanır. Ancak safra kesesi içinde bulunan ve yerçekiminin etkisiyle hareket eden taşlar, safra kesesinin çıkışını tıkayıp, boşalmasını engellediği zaman belirti vermeye başlıyor. Bu dönemde özellilke karın sağ üst kesimde ağrı, bulantı ve kusma gibi şikayetler görülebilir. Sağ kürek kemiğine ya da her iki kürek kemiği arasınna da vurabilen bu ağrı daha sık olarak yemek sonrasında görülme eğilimindedir. Safra taşı ana safra kanalına düşerse o zaman tıkanma sarılığı olarak adlandırılan sarılık veya pankreas kanalını etkileyerek pankreas iltihabı görülebilir. Her iki tabloda da hastalık hayatı ciddi anlamda tehlikeye sokabilir.
Safra kesesi Taşlarının Tedavisi
Şikayetlere neden olan safra kesesi taşlarında cerrahi uygulanır. Şikayetler safra kesesinin iltihaplanmasına bağlı ise genellikle ilk üç gün içerisinde acil ameliyat ağırlık kazanırken, hasta üç gün içerisinde başvurmamışsa yatırılarak ilaç tedavisi ve ataktan yaklaşık 6 hafta sonrasında cerrahi uygulanması önerilmektedir. Bu uygulama ve öneriler hastanın karın bulguları, yaşı, ek hastalıkları ve safra kesesi iltihabının durumuna göre değişiklik göstermektedir.
Asıl tartışma belirti oluşturmamış, tesadüfi olarak saptanmış olan safra taşlarındadır. Bu taşların tümüne cerrahi uygulanmalı mıdır? Bu konudaki çalışmalarda belirti vermemiş olan taşların 20 yıl içerisinde %20 oranında safra kesesi iltihabı, tıkanma sarılığı, safra yolu iltihabı ya da pankreas iltihabı oluşturabileceği öngörülmektedir. Bu nedenle pratiktetesadüfi olarak saptanan safra kesesi taşlarında hastanın ek hastalıkları ve yaşı ile birlikte değerlendirilerek takip ya da ameliyat kararı alınmalıdır.
Ameliyat Nasıl Gerçekleştiriliyor?
Ameliyatta taşlar değil safra kesesi alınır. Safra kesesinde sorun olduğu için taş oluşmaktadır. Dolayısıyla safra kesesi yerinde bırakılırsa bu yeniden taş oluşacağı anlamını taşımaktadır. Ameliyatta laparoskopik yöntem önerilmektedir. Laparoskopik safra kesesi ameliyatında üç ya da dört adet yarım ve bir cm’lik küçük kesilerden cerrahi gerçekleştirilmektedir. Bu sayede:
-Ağrı az
-Kesi çok daha küçük
-Ayağa kalkma ve gündelik hayata dönüş erken
-Hastanede yatış süresi kısadır.
Laparoskopik safra kesesi ameliyatı olacak hasta genellikle ameliyatın yapılacağı gün hastaneye yatar, ameliyattan 6 saat sonra hafif gıdalar alabilir ve ayağa kalkabilir, ameliyatın ertesi günü de taburcu edilir.
Tiroit Hastalıkları - Guatr ve Tedavisi
Tiroit bezi: Tiroit, boynun ön tarafında, Adem elmasının alt kısmında yerleşik ve kelebek şeklinde 20-25 gr ağırlığında bir iç salgılı bezdir. küçük ama güçlü bir organdır ve metabolizmamızı dengeleyecek olan, metabolizmanın çalışma hızını belirleyen T3 ve T4 hormonlarını salgılar.
Tiroit Testleri: Tiroit fonksiyonlarını değerlendirmede ilk yapılacak testler TSH ve Serbest T4 olmalıdır.
TSH üst sınırı yaşa göre;
• Genç popülasyonda 4 mIU/L
• Gebelik planlayanlarda ve gebelerde ilk 3 ay 2,5 mIU/L, ilk üç aydan sonra ise 3 mIU/L
• 70-79 yaş arası 6 mIU/L
• 80 yaş üzeri 7,5 mIU/L
Tiroit İlacı kullanılmasına rağmen TSH yüksekliği nedenleri:
• Yetersiz ilaç dozu
• Çölyak hastalığı
• Levotiroksin ile birlikte kolestiramin, demir, alüminyum hidroksit, kalsiyum ilaçlarının içilmesi (mümkünse bu tip ilaçlar 4 saat sonra içilmelidir)
• Hızlanmış hormon metabolizması (fenitoin, karbamazepin, rifampisin)
• Tabletleri kıramayıp ezmek
• Levotiroksin tedavisi yapılırken 6 haftadan önce TSH ölçmek
TİROİT HASTALIKLARI
Tiroit Bezinin Az Çalıştığı Durumlar (Hipotiroidi)
HİPOTİROİDİ
Tiroit bezinin vücut için gerekli miktarda tiroid hormonu salgılayamadığı durumdur. Tiroit hormonlarının düzeyi düşer ve dokulara yeterli miktarda hormon ulaşmaz.
Hipotiroidinin en sık nedenleri: Otoimmün tiroidit (Hashimoto tiroiditi), tiroidektomi (tiroid cerrahisi) veya radyoaktif iyot tedavisidir.
Belirtileri:
Halsizlik, uyuşukluk, güçsüzlük, az yemeye rağmen kilo alma, üşüme, adet kanamalarında düzensizlik, deride kuruluk, saçlarda dökülme, tırnaklarda kırılma, kabızlık, seste boğukluk, terlemede azalma, el ve ayaklarda karıncalanma, yüz, kol ve bacaklarda şişlik, hafızada azalma, ruhsal değişiklikler görülebilir.
Tedavi:
T4 preparatı, Levotiroksin kullanılır. Ortalama yerine koyma dozu 1,6 μg/kg’dır. 4-6 haftalık dönemler ile doz ayarlaması yapılarak hedeflenen TSH düzeyine ulaşılmalıdır. Riski olmayan genç olgularda yarı dozda başlanıp 4-6 hafta içinde tam doza çıkılabilir.
Levotiroksin sabah aç karnına alınmalıdır. En erken 30 dk sonra yemek yenilmeli ve diğer ilaçlarla birlikte alınmamalıdır. Levotiroksin preparatları asit ortamda çözüldüğünden proton pompa inhibitörleri, çöliak hastalığı ve malabsorbsiyondan etkilenebilir. Demir, kolestiramin, sükralfat, kalsiyum, alüminyum hidroksit gibi antiasitler, levotiroksin emilimini etkileyebilir. Bu tür ilaçlar levotiroksin dozundan en az 4 saat sonra alınmalıdır.
SUBKLİNİK HİPOTİROİDİ
T3, T4 düzeylerinin normal, TSH düzeyinin yüksek (>4 mIU/L) ve aşikar hipotiroidinin klinik bulgularının olmadığı durumdur.
Hafif subklinik hipotiroidi: TSH: 4-10 mIU/L
Ağır subklinik hipotiroidi: TSH >10 mIU/L
Tedavisi:
TSH > 10 mIU/L olan tüm vakalar tedavi edilmelidir.
TSH: 4-10 mIU/L arasında ve T3-T4 normal olan hastalar şu durumlarda tedavi edilmelidir:
Gebe ve gebelik planlayanlar ovulatuar disfonksiyon ve infertilitesi olanlar
Tiroit antikorları (anti TPO ve/veya anti Tg) pozitif olan hastalar
Tedavi verilirken ileri yaşlarda TSH üst sınırının 70-79 yaş için 6 mIU/L , >80 yaş için 7.5 mIU/L olduğu hatırlanmalı ve replasman dozu ayarlanırken bu eşik değerler göz önüne alınmalıdır.
1. Tiroit Bezinin Fazla Çalıştığı Durumlar
(Hipertiroidi / Tirotoksikoz)
Tirotoksikoz: Kaynağı ne olursa olsun tiroid hormon fazlalığını ifade eden genel terimdir.
Hipertiroidi : Tiroit hormon yapımının artmasından kaynaklanan fazlalığı ifade eder.
Belirtileri: Aşırı sinirlilik, çarpıntı, fazla miktarda yemek yemeye rağmen zayıflama, ellerde sebepsiz titreme, vücut sıcaklığında artış, aşırı terleme, saç dökülmesi, nemli cilt, kolay ve sık sık kırılan tırnaklar, ishal, adet düzensizliği, adet düzensizliği, görme bozukluğu gibi şikâyetler sayılabilir.
SUBKLİNİK HİPERTİROİDİ
Tiroit hormonlarının (T3, T4) normalin üst sınırı ya da normal düzeyde iken, TSH’ın düşük (TSH <0.5 mIU/L) olduğu durumdur.
TSH düzeylerine göre iki gruba ayrılır:
1. TSH düşük ama tayin edilebilir düzeyde (0.1< TSH <0.5)
2. TSH tayin edilemez düzeyde (<0.1 mIU/L)
En sık neden yüksek doz levotiroksin (tiroid ilacı) tedavisidir.
Subklinik hipertiroidi durumunun kalıcı olup olmadığını anlamak tedavi kararı açısından önemlidir. İyot "uptake"i ve tiroid sintigrafisi ayırıcı tanıda yardımcıdır.
Tedavi
Tüm subklinik hipertiroidi vakalarında iyot alımının ve kara lahana, fasülye, turp gibi guatrojenik maddelerin kısıtlanması gerekir.
Yaşlılarda subklinik hipertiroidinin diğer bulguları görülmeden ilk bulgu olarak kalp ritm bozuklukları görülebilir. Bu nedenleyaşlı hastalar bekletilmeden tedavi edilmelidirler.
Asemptomatik genç hastalar tedavi edilmeden izlenebilir.
Genç semptomatik ve/veya kalp riski olanlarda düşük doz antitiroid ilaç kullanılmalıdır. İlk tercih metimazol’dür (thyromazol 5 mg tab). 5-15 mg/gün metimazol semptomları kontrol eder. Metimazolün kullanılamadığı durumda ikinci tercih olarak propiltiyourasil (propycil tab 50 mg) 50-150 mg/gün kullanılabilir. Etkisi en çabuk başlayan ve plasentayı en az geçen PTU’dir. Her iki ilaç için de 2-4 haftada bir kan tetkiklerine bakmak gerekir.
TİROTOKSİKOZ/HİPERTİROİDİ
Tirotoksikoz/Hipertiroidi Nedenleri:
1 – Tiroidin aşırı uyarılması
Basedow-Graves hastalığı
Aşırı HCG
Hipofiz tümörleri
Aşırı iyot alınımı
2 - Tiroit nodüllerine bağlı gelişen hipertiroidi sebepleri
Toksik otonom fonksiyonel tiroit nodülü
Toksik multinodüler guatr
3 - Tiroit zedelenmesine bağlı gelişen geçici hipertiroidiler
Subakut tiroidit
Postpartum tiroiditi
Ağrısız veya sessiz tiroidit
Radyasyona bağlı gelişen tiroidit
Akut supuratif tiroidit
4 - Değişik nedenlere bağlı gelişen hipertiroidiler
T3 veya T4 hormonlarının aşırı alınması
Struma ovari
Graves Hastalığında Tedavi
Graves hastalığına bağlı hipertiroidi tedavisinde antitiroid ilaç (ATİ), radyoaktif iyot (RAI-131) ve cerrahi seçenekleri söz konusudur.
Antitiroid İlaçlar (ATİ): Birincil tedavi olarak uzun süreli (1-1.5 yıl) kullanılabildiği gibi, kalıcı tedaviye hazırlık olarak da kullanılabilir. ATİ’lar uzun süreli remisyon ihtimaline de katkıda bulunur. Böylelikle hastalar 1-2 yıl ATİ altında otoimmun olayın azalması beklenir. Fakat ilaç kullanımına bağlı kaşıntı, deri döküntüsü, artralji gibi kısmen önemsiz yan etkiler yanında kan tablosunda bozukluklar, toksik hepatit, kolestatik sarılık, vaskülit gibi daha ciddi yan etkiler de görülebilir. Hastalara bu konuda bilgi verilmeli ve ilaç kullanırken boğaz ağrısı ve ateş olduğunda ilacını keserek hekimini araması tembih edilmelidir. Ciddi yan etkiler geliştiğinde ATİ kesilmelidir. Ağır yan etkiler gelişen hastada RAİ veya cerrahi planlanmalıdır. ATİ ile tedavinin en önemli dezavantajı, nüks olasılığının yüksek (%30-70) oluşudur.
Graves oftalmopatisi varlığında tedavi 0.3 -0.5 mg/kg oral prednisolon toplam 3 ay boyunca verilmelidir. Ağır oftalmopatisi olan vakalarda RAI tedavisi zorunlu olmadıkça verilmemelidir.
Cerrahi Tedavi: Hipertiroidi (Graves) tedavisinde kalıcı tedavi kararı verildikten sonra RAI-131 ve cerrahi arasında bir seçim yapılır. Büyük ve/veya intratorasik guatr, bası belirtisi, nodül varlığı, nodülde kanser kuşkusu, göz bulgularının belirgin olduğu, ATİ yan etkisi, ATİ tedavisinin yetersiz kaldığı veya kullanılamadığı gebelik hipertiroidisi durumlarında tiroid bezinin tamamının cerrahi olarak çıkarılması seçilecek tedavi yöntemi olmalıdır. Ağır Graves oftalmopatisi ve genç yaş (<20) hipertiroidisi nisbi endikasyonlardır. Cerrahi tedavinin komplikasyonları, hipoparatiroidi ve nervus recurrens hasarlanması, bu konuda deneyimli ve bilgili cerrahi ekibin elinde oldukça düşük orandadır (<%1).
RAI-131 Tedavisi: RAI tedavisi seçilmiş hastalarda uygulanarak kalıcı tedavi sağlanabilir.
Gebelik ve Tiroit Hastalıkları
Gebelerde salınan insan koryonik gonodotropini TSH benzeri etki yapar ve bu nedenle gebelerde tiroid hormon değerleri yüksek iken TSH kısmen düşüktür. Gebelik planlayanlarda ve gebelerde ilk üç ay TSH 2,5 mIU/L, ilk üç aydan sonra ise 3 mIU/L’nin altında tutulmalıdır.
Gebelikte tiroid antikorları (anti TPO) tespit edilmesi tiroid hormonları normal değerlerde olan kişilerde bile artmış düşük riski ile birliktedir. Bu sebeplerle gebelikte antikor pozitifliğinde tiroid hormon tedavisine başlama eşiği daha düşüktür.
Levotiroksin replasmanı (tiroid ilacı) alan ve TSH <2.5 mIU/L olan kadınlarda gebelik tanısı konduktan sonra levotiroksin (ilaç) dozunun %30 oranında artırılması önerilir. TSH >2.5 mIU/L ise doz artışı daha fazla olabilir.
Gebeliğin ilk trimesterinde Anti TPO -pozitifliği- saptanan kadınlar postpartum tiroidit yönünden doğumdan 3 ve 6 ay sonra izlenmelidir. Çünkü anti TPO pozitifliği saptanan kadınların %40-60’ında postpartum tiroidit gelişmektedir.
Postpartum tiroidit geçiren hastalarda kalıcı hipotiroidi riski arttığı için daha sonra her yıl TSH bakılmalıdır.
Gebelikte hipertiroidi tedavisi:
Tedavide küçük dozlarda propiltiyourasil (PTU) tercih edilir. Amaç hastanın hafif hipertiroid durumda tutulmasıdır. Gebeliğin ilerleyen aylarında hipertiroidi genellikle hafifler ve hatta ATİ tedavisinin kesilmesi mümkün olabilir. Kontrol edilemeyen veya yüksek doz ATİ gereksinimi gösteren hastalarda ikinci trimestırdan sonra cerrahi tedavi düşünülebilir.
TOKSİK MULTİNODÜLER GUATR (TMNG), OTONOM TOKSİK NODÜL (OTN)
Kalıcı tedavi öncesi hazırlık amacı ile tiroid hormonları normal düzeye ininceye kadar ATİ (antitiroid ilaç) verilmelidir. Genç ve sağlıklı erişkinlerde, büyük ve göğüs boşluğuna uzanan guatrı veya kanser kuşkusu bulunan hastalarda cerrahi tedavi seçilmesi daha uygundur.
Tek nodül bulunan ve bası belirtisi olmayan hastalarda RAI-131 (atom tedavisi) verilebilir. Cerrahi tedavi için riskli olan veya cerrahi tedaviyi kabul etmeyen hastalarda iğne biyopsi sonrasında RAI-131 kullanılabilir.
İleri yaşta cerrahi veya RAI-131 tedavisini kabul etmeyen veya kardiyolojik sorunu bulunan hastalarda, ufak dozlara inilebiliyorsa, ATİ ile tedaviyi sürdürmek mümkündür.
TİROİDİTLER
Tiroidin inflamasyon veya inflamasyon benzeri tablo ile seyreden bir grup hastalığıdır.
Kronik otoimmün (lenfositik) tiroidit (Hashimoto tiroiditi)
• Ağrılı tiroiditler
Subakut granülomatöz tiroidit
İnfeksiyöz tiroidit
Radyasyon tiroiditi
Travmaya bağlı tiroidit
• Ağrısız tiroiditler
Subakut lenfositik tiroidit (sessiz tiroidit)
Postpartum tiroidit
İlaca bağlı tiroidit (IFN-α, IL-6)
Fibröz tiroidit (Riedel tiroiditi)
Hashimato Tiroiditi:
Kadınlarda erkeklere göre 10-15 kat fazla görülmektedir. Ailesinde tiroit hastalığı olanlarda daha sık görülür. En sık 30-35 yaşların da görülür. Hashimoto Tiroiditi, bezi harap ederek fonksiyon yapan hücre miktarını azaltır. İlk dönemde bez harap olurken bezde depolanan tiroid hormonları kana salınır ve bu ilk dönemde hafif bir hipertiroidi tablosu görülebilir. İleri dönemde harap olan bez genellikle yeterince hormon sentezleyemediği için hipotiroidi gelişir ve çoğu kez de hastalar hipotiroidi tablosu yerleştikten sonra doktora başvurmakta ve tanılar bu dönemde konulmaktadır. Hashimato Tiroiditi sonrasında kalıcı hipotiroidi gelişme oranı yüksektir.
Tanı için genellikle kan tahlilleri ve tiroid ultrasonografisi yeterlidir. Nadiren hastalığın ilk döneminde başvurulmuşsa tiroid sintigrafisi gerekebilir.
Tedavisi hastalık dönemine bağlı olarak değişir. Hipertiroidi döneminde de olsa ATİ başlanmaz, şikayetleri geriletebilmek amacıyla propranalol başlanabilir. İleri dönemde hasta genellikle hipotiroidiye girdiği için levotiroksin (tiroid ilacı) başlanır. Bu ilaç tedavi amaçlı olarak değil sadece eksik hormonun yerine koyulması amacıyla verilir. İlave bir tedaviye ihtiyaç yoktur. Nodül gelişimi ve tiroid hormon düzeyleri açısından takip altında kalınmalıdır.
Subakut tiroidit:
Bahar aylarında daha sık görülen, bir viral enfeksiyonu takiben gelişen tiroidin inflamasyonudur.
Klinik olarak tiroid bezi üzerinde şiddetli ağrı ve hassasiyet mevcuttur. Tiroit bezi normalin 2-3 katı genişlemiştir. Yutmada güçlük, ses kısıklığı, halsizlik, kas ağrısı, artralji, hafif-orta ateş görülebilir. Belirtiler genellikle 3-4 gün devam eder ve bir hafta içinde kaybolur. Vakaların yarısında tirotoksikoz semptomları (sinirlilik, çarpıntı, taşikardi, tremor, terleme) hastalığın ilk haftasında mevcuttur. İlerleyen dönemde bezin harabiyetine bağlı olarak hipotiroidi gelişse de bu durum genellikle geçicidir.
Düşük radyoiyod uptake eşliğinde hafif lökositoz, yüksek sedimantasyon (100 mm/s) yüksek CRP, T3,T4 ve tiroglobülin düzeyleri, düşük veya negatif tiroid antikorları subakut tiroidit için karakteristiktir. Hastalığın akut döneminde Doppler Ultrasonografi değerlendirmesinde vaskülarizasyon yokluğu izlenir.
Semptomları hafif seyreden vakalarda tedaviye ihtiyaç olmayabilir. Vakaların %90’ı kendiliğinden ve tam iyileşme ile sonuçlanır. Ağrı için nonsteroid antiinflamatuar (NSAİ) ajanlar veya aspirin kullanılabilir. Steroid kullanımından mümkün olduğunca kaçınılmalı ancak ağrı ve inflamasyonun şiddetli olduğu vakalarda kullanılmalıdır. Steroid tedavisine genellikle tek yüksek dozla başlanır.
Subakut tiroidit
Ağrısız postpartum (doğum sonrası) tiroidit:
Gebelik öncesi bilinen tiroid hastalığı olmayan kadınlarda doğum sonrası ilk 1 yıl içinde izlenen tiroidin inflamasyonudur. Bez sert ve küçüktür. Kısa süreli hipertiroidi sonrasında hipotiroidi atağından sonra hormonlar genellikle normale döner. Fakat uzun vadede %20-64’ünde kalıcı hipotiroidi gelişebilir. Bu nedenle tiroid hormonları aralıklı olarak takip edilmelidir.
Hipertiroidi dönemde propranolol ile semptomatik tedavi yapılmalıdır ATİ kullanılmamalıdır.
Riedel tiroiditi:
Tiroidin fibrozis ile karakterize, çevre dokuların da etkilenebildiği kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Çok nadir görülür. Diğer fibrozis sendromları ile birlikte görülebilir (retroperitoneal fibrozis vb. ). Riedel tiroiditi tanısı alan vakalarda sistemik sklerotik diğer hastalıklar aranmalıdır.
Büyüyen ve sertleşen tiroid bezinin yaptığı lokal baskı sonucunda yutma zorluğu, solunum sıkıntısı ve ses kısıklığı görülebilir. Fibrotik olay tüm tiroid bezini etkilediğinde hipotiroidi semptomları ortaya çıkar.
Spesifik bir tedavi yoktur. Kendiliğinden iyileşme ender olduğundan tanı konulduğunda steroid tedavisi başlanması önerilir. Steroid tedavisine cevap vermeyenlerde tamoksifen denenebilir. Cerrahi: Trakea veya özofagus basısı olduğunda serbestleştirici cerrahi yapılır.
Akut süpüratif (infeksiyöz) tiroidit:
Tiroidin bakteriyel/fungal infeksiyöz iltihabıdır. Ağrı, şişlik, sıcaklık artışı, hassasiyet olur. Boyun hareketleri ağrı nedeni ile kısıtlanabilir. Ateş, üşüme-titreme, yutma sırasında ağrı görülür. Süpüratif tiroidit göğüs boşluğuna ilerleyip nekrotizan mediastinit ve/veya perikardit oluşturabilir.
Beraberinde tiroid fonksiyon bozukluğu izlenmez. Subakut tiroidit ile ayırıcı tanıyı gerektirir. İyod uptake subakut tiroiditte azalmış, lokalize bakteriyel tiroiditte ise normaldir. Tiroit USG de lokalize lezyon izlenirse iğne aspirasyonu ile patolojik ve mikrobiyolojik değerlendirme için örnek alınmaya çalışılmalıdır.
GUATR
Basit şekliyle tiroid bezinin büyümesi demektir. Guatrojenik maddelerin aşırı tüketimi, genetik atkınlık, iyot eksikliği gibi faktörler guatr gelişimine neden olur. Lahana, fasülye, turpgiller, darı, sigara guatrojenik maddelerdir.
TİROİT NODÜLÜ
Çevre tiroid parankiminden farklı ve radyolojik olarak ayrılabilen lezyonlara tiroid nodülü denir. Elle hissedilebilecek nodül sıklığı %3 - 7 iken, klinik olarak saptanamayan ancak ultrasonografide tespit edilen nodül sıklığı %20 - 76 arasında rapor edilmektedir. Nodüllerin çoğu yapılan görüntüleme incelemesi (ultrasonografi) sırasında tesadüfen bulunur. Nodül görülme sıklığı yaşla birlikte artış gösterir.
Tiroit nodülü
Klinik pratikte tiroidde bir nodül saptandığında en çok korkulan bunun malign (kötü huylu) olabileceğidir. Ancak bu lezyonların çoğunun benign olduğu ve iyi bir değerlendirmeden sonra hastanın basitçe takip edileceği unutulmamalıdır. Tiroit nodülleri tek veya çok sayıda, solid, kistik veya karışık yapıda, fonksiyonlu ya da fonksiyonsuz olabilir.
Bir tiroid nodülü saptandığında en önemli yaklaşım nodülün benign ya da malign olduğunun tespit edilmesidir. Nodüllerde malignite görülme ihtimali %5’dir.
Nodülde Malignite Riskini Arttıran Faktörler:
Çocukluk çağında görülmesi
Erkek cinsiyet,
45 yaş üzerinde yeni çıkan nodül
Nodülde hızlı büyüme
Eşlik eden ses kısıklığı
Radyasyona maruz kalmak ya da çocukluk çağında boyna radyoterapi almak
Ailede tiroid kanseri varlığı
Sintigrafide soğuk nodül (soğuk nodülde malignite olasılığı %15’lere ulaşırken, sıcak nodüllerde habaset oranı < %1 dir.)
Muayenede sert, fikse, sınırları düzensiz, büyük nodül varlığı
Riskli ultrasonografi görünüşü
Nodüllerin malign olma ihtimalini arttıran ultrasonografi bulguları:
Büyük nodül (>4 cm),
Halo olmaması,
Düzensiz sınırlar,
Boyunda riskli lenf nodları,
Hipoekojenik yapı,
Düzensiz sınırlar,
Mikrokalsifikasyonlar,
Karışık nodül içi kanlanma artışı,
Transvers pozisyonda nodülün yüksekliğinin eninden fazla olması.
Tiroit ince iğne aspirasyon biopsisi hangi nodüllere yapılmalıdır?
10 mm’den büyük tüm solid nodüller
15 mm’den büyük semisolid nodüller
Malignite potansiyeli yüksek olan nodüller
Ailesinde tiroid kanseri öyküsü olan, çocukluğunda radyoterapi ya da radyasyon maruziyeti olan kişilerdeki tüm nodüllere iğne biyopsi yapılmalıdır.
Saf kistik nodüllerde kist duvarında riskli görünüm yoksa biopsi gereksizdir. B tip kistler büyükse boşaltılabilir.
İnce İğne aspirasyon sonuçlarına göre seçilmesi gereken tedavi yöntemleri:
Kategori Malignite riski (%) Genel tedavi
Tanı için yetersiz 1-4 İİAB tekrarı/USG eşliğinde
(3 ay sonra)
Benign <1 İzle
Önemi belirsiz atipi ~5-10 İİAB tekrarla
Folliküler Neoplazi açısından şüpheli 20-30 Lobektomi
Hurthle hücre Neoplazi açısından şüpheli 20-45 Lobektomi
Malignite açısından şüpheli 60-75 Lobektomi veya total tiroidektomi
(genellikle papiller CA)
Malign 97-99 Total tiroidektomi
TİROİT KANSERLERİ
Tiroit kanserleri tüm kanser vakalarının yüzde 1'den azını oluşturmaktadır. Yirmili yaşlardan sonra görülen kanserler içinde ilk 5 sırada yer almaktadır. Toplumda görülme sıklığı yüzde 4,2’dir. Tiroit nodülleri kadınlarda erkeklerden daha sıktır, ancak erkeklerde görülen nodüllerde kanser görülme sıklığı daha fazladır.
Başlıca 4 tip tiroid kanseri mevcuttur:
Papiller ve foliküler tip tiroid kanserleri iyi farklılaşmış tiroid kanserleridir ve iyi seyirlidir. Bu iki tip tiroid kanseri tüm tiroid kanserlerinin %85’ini oluşturur. Anaplastik tiroid kanserleri ise kötü farklılaşmış tiroid kanserleridir ve kötü prognoza sahip lokal ve uzak metastaz yapan türlerdir. Medüller tiroid kanserleri ise tiroidin kalsitonin salgılayan parafoliküler hücrelerinden çıkarlar ve onlarında iyi farklılaşmış kanserlerden daha agressif seyettiği bilinmektedir.
Papiller Kanser:
En sık görülen ve en iyi prognozlu tiptir. En sık 3. ve 4. dekatta kadınlarda görülür. 10 yıllık sağkalım %95’in üzerindedir. Klasik papiller tiroid kanseri dışında folliküler, enkapsüle, uzun hücreli (tall cell), diffüz sklerozan varyant gibi alt tipleri bulunmaktadır.
Papiller kanserde tedavi sonucunda radikal iyileşme sağlanması mümkündür. Kişide papiller tiroid kanseri tanısı ilk konduğunda lenf bezi metastazına rastlanma olasılığı % 20’dir. Bu nedenle boyun ultrasonografi tetkiklerinde sadece tiroid bezini değil aynı zamanda boyun orta ve yan lenfatik dokularını da iyi değerlendirmek gerekir. Boyunda tiroid arkasında yerleşen santral lenf bezlerini ameliyat öncesi dönemde ultrasonografi ile doğru şekilde değerlendirmek imkansızdır. Bu nedenle de 1 cm’in üzerindeki kanserlerin ameliyatlarında tiroid dokusu ile birlikte mutlaka santral lenf bezleri de çıkarılmalıdır.
Folliküler Kanser:
İyot eksikliği olan bölgelerde ve nodüler guatr zemininde sık görülen tiptir. Papiller kansere göre daha geç yaşta 4.-5. dekatta daha sıktır. Sıklıkla kan yoluyla yayılım gösterdiğinden kemik ve akciğer metastazı gelişme riski papiller kansere göre daha sıktır. 10 yıllık sağ kalım %90 civarındadır.
Medüller Kanser:
Parafolliküler C hücrelerinden gelişen nöroendokrin neoplazmlardır ve önemli bir bölümü ailesel kanser özelliğindedir. Genellikle tiroidin üst kesiminde düzenli büyük bir nodül olarak kendini belli eder.
Anaplastik Kanser:
En nadir görülen, en kötü ve hızlı seyirli olan tiroid kanseri tipidir. Deneysel tedavi seçenekleri olmasına rağmen genellikle %100’e yakın ölümcül seyreder.
Email: info@sekizeylulhastanesi.com